Yazıyı icat ettiğimizden beri bir şekilde kültür hayatımız şairlerin başımıza sardığı dizelerle doldu taştı. Bu yüzden tarihin bir diğer şahitleri olarak şairleri söyleyebiliriz. Bundan seneler evvel sevdiğim şairlerin söyleşilerine gittiğim zaman fark ettiğim bir şey vardı: Şiir okuyucusu ya da sanatseverin o şairin şiiri hakkında daha önce defalarca kez yanıtlanmış olmasına rağmen tekrar sorduğu sorular. Bu soruları klişe olma niteliğini koruyarak çağdaş şiirde güncel olarak tartışılan noktalara yöneltmek istedik.
Sevgili Azimet Avcu bu soruşturma dizisinin ilk konuğu. Ayrıca teşekkürler.
Rıdvan Ardıç
- Şiir nasıl yazılmaz?
Bu kavramı daraltmak çok zor. Çünkü şiirin olanakları başka hiçbir sanat dalında bu denli geniş tutulmamıştır. O yüzden şiir nasıl yazılmazdan ziyade “Şiir nasıl yazılmamalı?” sorusunun cevabını vereceğim. Şair kendi olanaklarını göz ardı ederek şiir yazmamalı. Burada soru şuna geliyor. Şairin olanağı nedir? Bunun cevabını şöyle verebilirim; Şair artık 2023 yılında yaşıyor. Tweet atıyor, Instagram’da hikâye paylaşıyor. Sabahları işe gitmek için 2 saat önce evden çıkıyor. Telefonundan neredeyse Amerikan başkanına kadar ulaşabiliyor. Dünyanın her gelişmesinden haberdar olabiliyor. İlişki anlayışını, dostluk anlayışını, iş ilişkilerini bugün üzerinden kuruyor. Şiirini de işte tam buradan yazmalı. Bugünün olaylarını, bugünün tepkileriyle ifade etmelidir. Örneğin; bugün hepimiz aynı siyasi zorbalığın kurbanlarıyız. Adalete bakış açımız, çevremizde olan hukuksuzluklar, temel yaşama koşullarımızın göz ardı edilmesini bizzat yaşıyoruz. Bu savrulmalar içinde şiirini gidip 1950’ler Türkiye’sinde veya Norveç’te yaşıyormuş gibi kurmamalıdır. Şairin hem bugünkü yaşadığı topluma hem de kendine karşı sorumlulukları var. O yüzden dünün/başkalarının diliyle, dünün/başkalarının kelimeleriyle, dünün/başkalarının dertleriyle bugünün/buranın şiirini yazmamalıdır.
- Bugünün şiirinde en büyük sorun size göre nedir?
Bugünün şiirinde en büyük iki temel sorun bulunuyor. Bunlardan birincisi okur ikincisi söylemdir. Okur konusunu açacak olursak, şiir okuru ülkemizde gayet iyi bir seviyededir ama bunların çoğunluğu güncelden uzak, dönemine gözlerini kapatmış okurlardır. Önüne koymadan hiçbir şekilde onu aramaya koyulmaz. Bir de okur bugünden uzaktır. Okuduğu şiir romantize edilen eski şiirdir. Burada Haldun Taner’in Tiyatro alanında 1970’lerde yaptığı TRT söyleşisinde; “Şu geçmiş ne tuhaf oyunlar oynar insana. İçinde yaşadığımız zaman olağan gördüğümüz kişiler ve olaylar 50 yıllık bir tarihin sisleri içinde erimeye görsün birdenbire şiirleşir, yücelir, renkleniverirler. Ayrıca hayal gücümüz o zaman onlarda olmayan romantik bir boyaya boyar. Tellendirir, pullandırır… Geçmişi her anışın içinde biraz duygusallık karışır. Şimdi ise nerede o zamanki oyuncular, nerde o zamanki oyunlar, nerde o zamanki seyirciler diyesimiz gelir. Oysaki bugün tiyatromuz o zamankine göre çok daha gelişmiştir. Eskiden Ramazan ayına ve Direklerarası’na sıkışan oyunlar şimdi yurdun birçok şehrinde ve bütün bir yıla yayılmıştır. Bugün de sahnelerimizde çok kıymetli hatta Avrupa klasında oyuncular boy gösteriyor. Ne var ki bunların şansı yok. Çünkü bunlar yaşıyorlar, aramızdalar, tost yiyorlar, plaja gidiyorlar, dolmuşa biniyorlar, bizimle beraberler. Hele onlar da bir eskisin, göçsün, tarihe gömülsün o zaman onları da duygusallıkla anmak gerekecek…” Bu tarifi günümüz şiir okuruna birebir uygulamak mümkündür. Güncel kullandığı dili şiirde görmeye tahammülü yok. Karşılaştığı terimleri, biçimlerin hemen üstünü çizebiliyor. Ayrıca üzerine düşen hiçbir temel okumayı yapmadan bunu yapıyor. Diğer sanat dallarını tekrar göz önüne getirelim. Örneğin sinema gün geçtikçe tekniğini artırmakta ve her geçen gün olağanüstü yapımlar ortaya koymaktadır. İzleyicisi bir filmi izlemeden önce yönetmeni kim, kimler oynuyor, izleyici yorumları neler gibi birçok kaynağa başvurarak o filmi izlemeye koyuluyor. Onun için bir emek harcıyor. Ama şiir okurumuz bu noktadan uzak. Yazılan şiir için hiçbir hazırlık, araştırma yapmıyor. Bu yüzden hem şiirine hem de şairine kapalı kalıyor. Söylem konusuna gelecek olursak şiirimizde tamamen değil ama bir söylem sorunu var. Söylemin sınırlarını çizmek adına Judith Revel, Foucault’ya göre söylemi şu şekilde tanımlamıştır: “Söylem, Foucault’da genel olarak, farklı alanlara ait olabilen; fakat her şeye rağmen ortak çalışma kurallarına uygun bir ifadeler birliğini gösterir. Bu kurallar dilbilimsel ya da biçimsel değildir, ama onlar tarihsel olarak belirlenmiş bir sayıda bölmeyi yansıtırlar. Özel bir döneme özgü olan söylemin düzeni, o halde hem ilkesel ve düzenli bir işleve sahip olur hem de bilgi, strateji ve pratik oluşumları arasında hakikatin örgütlenme mekanizmalarını ortaya koyar.” Bu dönemde hem bireysel hem de şiir dünyası içinde söylem bütünlüğü bulunmuyor. Şairler arası kopukluk, bireyselleşmenin getirdiği etkileşimin azalması şiirin, sorunları dile getirmede eski söylemlere kaçışımız bugün adına her şeyi baltalıyor.
- Eliot “Gerçek şiir, anlaşılmadan önce iletişim kurabilir.” diyor. Anlamın günümüz şiirinde önemi ne ölçüde?
Anlamı hayatımızın her köşesine yerleştirmeye çalıştıkları gibi şiirde de hep bir yere iliştirmeye çalışıyorlar. Her şeyden net sonuçlar almak, bir öğreti edinmek temel prensipmiş gibi ifade ediliyor. Ama şiirin buna ihtiyacı olmadığı hatta bunun aksine hareket ettiği genel bir yazar ve okuyucu takımı tarafından özümsenmiş durumda. Günümüz şiirinde anlam aramak Türkiye’de hukuk aramak gibidir. İkisinin içi de boştur. Buradan klasik tartışma içinde Ahmet Haşim tarafında olduğumuzu da belli etmiş olalım.
