Mahşer kalabalığından değil
Ama hatırı sayılır bi’ kalabalıktan sıyrılıp
Huzur palas pasajına doğru yöneldi
Sararmış tırnakları
İlmekleri sökülmüş hırkası
Ve cebinde tam tamına dört lirası
Kuruşları elinde şıkırdatarak girdi tütüncüye
İki lirası arap çarşafı
İki lirası da adıyaman orta sertin hakkı.
Evin yolu fısıldadı:
Poşete lüzum yok,
Sen tut beni usulca!
Fotoseli bozuk apartman kapısı seslendi:
Soluklan lan burada!
“Kapıları kapatmamak lazım” derdi peder
Soluklandı iki dakika
Derdi peder.
Bir anahtar yığının göbeğinden
Üzerinde onun hep “şah-mat” diye okuduğu
Bambaşka bir şey yazılı anahtarı buldu
Ve sağ avucuna vererek
Günün tüm yorgunluğunu
Dayandı kapıya.
İlk iki kat hep hızlı çıkılır
Ta ki üçüncü katın demirine bağlanmış
‘umut bisikleti’ni görene dek
Onu görünce içini
Eve varacak olmanın verdiği
Tuhaf bir rahatlama hissi kaplardı
Boşa çıkmayan bir umut
Sonu hep daireye varan
Sarmalı tamamlayan
Ayakkabılarını çıkarmadan girdi içeri
Sanki arkasından kovalayan var gibi
Hep böyle yapardı evde yalnızken
Çünkü niye yapmasın
Yalnızlığı eve girdiğin ayakkabıyla kızdıramazsın
Çöktü camın kenarındaki koltuğa
Yatıştırdı bizim tıknaz nefesini
Dünyanın en zor işiymiş gibi
Söktü ayakkabılarının bağcıklarını
Sinsi bir kedi gibi yanaşıp dolaba
Çekti aldı ucuz votkasını
Gazı kaçmış kola yalvardı:
Sevmesen de en azından kullan beni…
“elindekiyle idare et” derdi peder
Mecburiyetten
Battal boy bir bardak bulup kendince oranladı
Oracıkta kana kana içti yarısını
Derdi peder.
Dolmuş sesi eşliğinde açıldı bilinci
Eritmişti işte bir başka günü
Bir aspirin misali
Umduğu ne onu bile bilmeden
