saçağa asılı
bir kağıt fener salınıyor boşlukta
sapsarı salınıyor, kararıyor sapsarı
ışık hışırdıyor, zaman hışırdar mı
nemli yapraklara yapışık sözcükleri
çiğniyorum bir safra gibi dilimin küspesinde
her sabah beş
balyalanmış gazetelerin mürekkep kokusu
her sabah aynı titizlikle
dağdan ovaya indirilen sürmanşet yalanlar
o yaz dikili’de ben de yalnızdım
f tipi daktilolardan sızdı parmaklarıma tutsaklık
suyun üstünde taş diye sektirdim kuru gövdemi
yıldızlar alev aldı saçlarımda, hiçbirinizi çağırmadım
içimdeki ormanlar kundaklandı, balık üşüdü
göğsüm bir yangın artığı
her akşam dokuz
karın ağrısı bir bas gitar girer kıyıdan şarkıya
ansiklopedilere geçer bir şiir, şairini sınır telinde unutup
her akşam john lord ölür, ben de ölürüm ara sıra
bir bülbülün cesedi asılı kalır elektrik tellerinde
hadi ıslık çal, tutup elimden
iliştir kalbimin pıhtısını ikibindokuz yazına
elden geçirelim pas tutmuş oltaları
balık tutalım, yosun tutmuş kayalara kurulup
uzanalım suya, umursamaz kediler gibi boylu boyunca
saçağa asılı
bir kağıt fener uğulduyor boşlukta
masmavi uğulduyor, dağ taş ağaç uğulduyor
john lord can çekişiyor lambalı bir radyonun terazisinde
çiğnediğim sözcüklerden
yepyeni bir dil yaratıyorum kendime
