yaşadığımız hayat büyük soygun, bundan eminim
her gün yinelenen ve türlü reklamla yenilenen iştahlı canavarlar
orta ve büyük ölçekli alçaklar,
artlarından tarumar ve yorgun suratlar bırakan leş yiyici evren.
oysa yok hiçbir hakları, yok gerçekten
evsizliği yaratan emlak
dilsizliği uzatan korku
lanet havuzu ağızlar
masamda kamburlaşan özgürlüğüm.
ne güzel olmaz mıydı şimdi, soyması zengini
aşırı mukavemet etmek âdi bir kolluk paçavrasına
hep linç olduğumuz gazlı meydanlara
çüklerinden asmak o kararları veren efendileri..
ne güzel olurdu, değil mi? öyleyse kötüyüz biraz
onlar kadar değil, onlar gibi değil
ama fenâ olsa keşke hepsi
alayına gündüz niyetine salvolar, di mi?
dar vaatli camekanlardan izlesek naklen
yavaş yavaş yüzülse derileri
üzülse arkalarından ağlak bir faşizm ve barbar bir ekonomi
isterse tüm vilayet sınırlarına nükleer tehditler döşense
öfkeliyim, kuşatmasında paranın, öfkeli
beleşçi ve kökten ahlaksız yöneticilere
bilendik, bilendik durduk alıştığımız saçmalıklara
ilendik, yeter dedik safranın orantılı müdahale yıllarında
arkamızda kayıplar, yanımızda çaresizlikler biriktirdik
oysa hiçbir ücreti asgari yapamazlardı, nerdendi bu hâd?
nerden bu kesinlik, yargı, ucuz ve pespaye bilirkişilik?
oysa su herkesi aynı yansıtırdı ve her dilde kardeştik
oysa bu düzen korkulukları, kendileri ve kendileri gibi sevdiler dünyayı
önümüzde belirsizlik, yakamızda boğazlayan bütçe
yetişemedik hiçbir faturasına, katılmadık hiç adil dövüşe
şimdi, şimdi pek keyifli olmaz mıydı
en emir aldıklarını yatırsak yere
çitlerle örsek etraflarını
hep domuzların atakta olduğu bir domuz pornosu denesek üzerlerinde
insanları ücretli köle yaptıkları ve hep daha fazla kâr etmeye odakladıkları
o yozlaşmış ve aşırı güvenlikli cüsselerinde
bir jilet turnuvası düzenlesek,
çocukluğumuzu kurtarır bir patinaj çeksek en mahrem hayallerine
bilmiyorum daha nasıl estetik kusmalı
bu boşlukları hangi yanılsamayla şımartıp
bu fazlalıkları hangi felsefeye oturtmalı
şehir tıpkı bir kadın gibi, yaralı ve doğurgan
akış, dayatılan jargon. gereklilik ve tutsaklık
boynumuzda fişlenmiş big brother gözü…
salınmalı artık kalbimin kuşu
durulmalı uykudaki piyasa perdesi
yakından daha kör bir ömrün
doludizgin uzaklara meyletmesi
bir gece daha yeniliyor bir sabaha itinayla
imtina etmekten yorgun, kalbim bilerek bu gezegeni
tanıyarak ve uzaklaşarak tamamlanıyor hâsıla
ayıklanmaya girişiliyor acılardan üstü köpürmüş ne varsa
aceleliğin soğuk tortusu kalıyor pişmanlıklarda
geç kalmışlığın ağır hacmi.
son voltam olsun istiyorum ben, yüreklenerek son ağrı.
kapıyorum soruları ve klozete döküyorum sorunları..
soranlara, iyiyim demek keyif vermiyor ve
bir çeyrek asırdır kaşınıyor gözüm görmezden gelmekten dünyayı.
sekmeler gibi kapanmıyor çöreklenen acı, alt dudağım kadar nankör değil kustuğum sokaklar
telefonu sessize almak gibi susturmak mümkün olmuyor hafızayı
en mutlu anları yalanlamaya can atıyor gölgede yaşayan hatıralar
bir ışık daha kırılıyor, pencerem bu değişimi seviyor olmalı
bir pencere değil ki insan, onu aşağılayanlara alışmalı
bir yorgan değil ki dostluk, sadece üşüdün mü ona sarılmalı
ve bir masal değil ki hayat, tasmamızı gevşeten perilerle yaşamalı
resim: Tutuklular Çember, 1890, Van Gogh – Puşkin Müzesi
